Zonguldak da böyledir.
Bu şehri anlatmaya kalktığınızda önce kömür çıkar karşınıza. Maden ocakları, kara elmas, yerin yüzlerce metre altındaki karanlık… Ama Zonguldak’ı yalnızca kömürle anlatmak, bu şehre yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Çünkü Zonguldak’ın asıl zenginliği yerin altında değil, insanının yüreğindedir.
Bu şehirde sabahın erken saatlerinde bir maden ocağına doğru yürüyen işçiyi gördüğünüzde, aslında yalnızca işe giden bir insan görmezsiniz. Ailesinin rızkı için yerin altına inen, alın terini emeğe dönüştüren bir hayat görürsünüz.
Bir madenci lambası, karanlığın içinde yalnızca yolu aydınlatmaz.
Bir evin sofrasını aydınlatır.
Bir çocuğun okul çantasını…
Bir annenin duasını…
Bir ailenin geleceğe dair umudunu…
Zonguldak’ın sokaklarında yürürken bunu hissetmemek mümkün değildir.
Bu şehir biraz yorgundur belki.
Ama hiçbir zaman umutsuz değildir.
Çünkü Zonguldak insanı zor zamanlara alışkındır. Yağmuruna alışmıştır, yokuşuna alışmıştır, denizle dağın arasına sıkışmış hayatına alışmıştır. En önemlisi de mücadele etmeye alışmıştır.
Fakat artık Zonguldak’ın önünde başka bir mesele duruyor.
Şehir, geçmişine sahip çıkarken geleceğini de kurmak zorunda.
Maden elbette Zonguldak’ın hafızasıdır. Madencilik kültürü, bu şehrin kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat gençlerin şehirde kalabilmesi, yeni iş alanlarının oluşması, turizmin geliştirilmesi, tarım ve üretimin desteklenmesi, sahillerin ve doğal güzelliklerin daha fazla değerlendirilmesi de aynı derecede önemlidir.
Çünkü bir şehir yalnızca geçmişiyle yaşayamaz.
Geçmişinden güç alıp geleceğe yürümelidir.
Zonguldak’ın bunu yapabilecek potansiyeli fazlasıyla var.
Denizi var.
Ormanları var.
Tarihi var.
Maden kültürü var.
Üretim kültürü var.
Ve en önemlisi, çalışmayı bilen insanları var.
Ereğli’den Devrek’e, Çaycuma’dan Alaplı’ya, Gökçebey’den Kozlu’ya, Kilimli’den merkeze kadar bu toprakların her köşesinde ayrı bir hikâye var.
Bazen düşünüyorum…
Zonguldak’ın en büyük sorunu belki de kendisini yeterince anlatamaması.
Biz çoğu zaman şehrimizin eksiklerini konuşuyoruz. Yolları, yatırımları, işsizliği, göçü, yapılmayanları…
Bunları konuşmak elbette gerekli.
Ama sahip olduklarımızı da hatırlamamız gerekiyor.
Çünkü insan, yaşadığı şehre önce inanmalı.
Zonguldaklı, Zonguldak’a inanmalı.
Bu şehir yalnızca kömürün şehri değildir.
Bu şehir alın terinin şehridir.
Dayanışmanın şehridir.
Madenci türkülerinin, yağmur altında yürüyen insanların, Karadeniz’in hırçın dalgalarının ve yokuşları tırmanan hayatların şehridir.
Belki de Zonguldak’ı anlatmanın en doğru yolu şudur:
Kömürü karadır ama insanının yüreği aydınlıktır.
Şimdi bize düşen, o aydınlığı geleceğe taşımaktır.
Çocuklarımızın “Zonguldak’tan gitmek zorundayım” demediği, aksine “Ben bu şehirde bir gelecek kurabilirim” diyebildiği bir Zonguldak…
İşte asıl mesele budur.
Çünkü şehirler binalarla değil, insanların umutlarıyla büyür.
Ve Zonguldak’ın hâlâ anlatılacak çok hikâyesi, kurulacak çok hayali var.
Yeter ki biz o hikâyelere kulak verelim.
Yeter ki bu şehrin sesini duyalım.
Madencinin vardiya düdüğünden, Karadeniz’in dalgasından, sokaktaki esnafın selamından ve çocukların geleceğe dair hayallerinden gelen o sesi…
Zonguldak’ın sesi.













